Sanatçı Röportajları: Ece Gauer

 Ece Gauer

Artopol Galeri: Neden Artopol?

Ece Gauer: Farklı tarzda sanatçıların bir araya geliyor olması önemli bir etken benim için. Ben de farklı alanlarda çalışan bir sanatçıyım zaten. Birçok disiplinde eser üretiyorum. Örneğin moda tasarımı geçmişim sayesinde kıyafet, ayakkabı da tasarlıyorum. Benim ana disiplinim resim ama mozaik, fresk, illüstrasyon yapıyorum. Hatta bir gün heykel bile çalışabilirim. Çok yönlü bir sanatçı olarak Artopol’le benzer bir yönüm olduğunu görmek önemliydi benim için. Özenle seçilmiş, her alandan eserlerin olduğu bir kurum. Bir yandan da aile gibi olabilmek de ayrı güzel.

AG: Sanat piyasasında süreklilik ve kalıcılık için doğru adımlar nedir sence?

EG: Kaliteli bir sanat ortamı olmalı. Alıcı, galeri ve sanatçı arasındaki şeffaflık olmalı. Sanatçı duruşunu, çizgisi bozmamalı bir kere. Üslubu olmalı sanatçının, istikrarlı olmalı. Galeri de sanatçının önüne geçmemeli, onu en doğru şekilde tanıtmalı. Bu hem maddi hem manevi açıdan. Sanatçı sadece üretsin, sanatına odaklansın. Bunun pazarlaması, satışı, sanatçının tanınırlığı ise galerinin işidir. Böylece bu güvenilir bir ekip işi haline gelir. Yani herkes üstüne düşeni doğru ve şeffaf yaptığı sürece kaliteli ve kalıcı bir sanat piyasası yaratılır.

AG: Sanatta ulaşılabilirliği nasıl değerlendiriyorsun? İnternetin bu olgudaki yeri açısından ne düşünüyorsun?

EG: Ben ulaşılabilirliği çok önemli buluyorum. Bunun birçok yönü var. Örneğin bir keresinde Kopenhag’da bir müzeye gittim. Cecily Brown’u çok beğeniyorum ve eserlerini canlı canlı görme fırsatım oldu. Soyut figüratif. Şimdi gidip benim onun eserlerini satın almam mümkün değil. O eserin posterini almam da asla aynı etkiyi yaratmayacak. Onun yerine küçük de olsa gerçek bir sanat eserini almam daha anlamlı olur. Hem yatırım açısından bu önemli hem de orijinal eser baskının asla yerini tutmaz.

AG: Yani esere değil, sanatın kendisine ulaşmak…

EG: Tabi. Poster örneğinden devam edersek ya da fabrikasyon işlerden bahsedecek olursak, bir süre sonra atarsın onu, sıkılırsın ve değiştirirsin. Sanat eser söz konusu olduğunda ise durum farklı. Onu atmazsın, o çöp değildir. Değiştirmek istersen elden çıkarabilirsin doğru sanat eserini. El değiştirir. Bunun için de sanatçıyı tanımak gerek. Özgeçmişini, sergilerini incelemek gerek. Sosyal medya bunu mümkün kıldı.

Sanal ortamın da faydasını özellikle pandemi sürecinde gördük. Bana ulaşan, eserlerimle ilgilenen çok sayıda insan oldu. Görünürlük kazanıyoruz sosyal medya aracılığıyla. Biz de başkalarını görebiliyoruz. Galericilik açısından online ortamın ne kadar önemli olduğunu, bu ortamda nasıl hareketliliğin olduğunu gördük. Ama hepsinin ötesinde, tüm dünyaya açıldık. Her yerden herkesin ulaşabileceği hale geldik.

Benim için ulaşılabilirliğim, herkesin evinde eserlerimin olabilmesidir.

AG: Sence izleyicinin eserle bağını da güçlendirdi mi?

EG: Eserlerin tanınırlık kazanması açısından olumlu bir etki oluyor elbette ama fiziken görmek bambaşka bir şey. Örneğin benim eserlerim dokulu eserler. Fotoğrafta göründüğünden farklılar. Resimlerin dijitale aktarımında böyle bir eksiklik var. Yağlı boya da koku, doku, renk parlaklığı tabii ki bambaşka. Ayrıca bir eseri mekanda algılamak çok başka. Hatta, internette görülen bir eser için "Bu fiyata olur mu?” diye düşünebilir insan ama onu doğrudan görmek, onun etkisini anlamak çok başka. Özellikle büyük boy eserlerde…

Bir de sanatçının geçmişi var. Gözden kaçan bir detay bu ama aslında koleksiyoner sanatçının özgeçmişine bakması gerekir. Onu şu andaki bulunduğu konuma neler getirdi, neler olgunlaştırdı gibi. Sanatçıyla izleyici arasında o bağ önemlidir. Böylece eser bilinçle okunabilir. O zaman eser de izleyiciye bir anlam kazandırır. Çünkü koleksiyoner bir eseri aldığında ve onu evine astığında sanatçıdan bir parça hayatına dahil etmiş oluyor aslında. Böylece sanatçının hayatına dair biraz da olsa bilgi sahibi olunması, eserin anlamını arttıracaktır.

Tabi bir de izleyicinin sanat bilgisi işin içine giriyor. Eserle izleyicinin etkileşimde, izleyicinin entelektüel alt yapısı göz ardı edilemeyecek bir konu. Bu yüzden okuyan, araştıran, bilinçli izleyici ön plana çıkıyor.

AG: İzleyici/koleksiyoner konusunda hassasiyetlerin var. Dert ediyorsun, önemsiyorsun. Çok da anlaşılır bir şey. Onların yorumlarından ya da yaklaşımlarından etkileniyor musun? Örneğin izleyici, sanatının anlatmak istediklerinden çok resimlerle evdeki koltuklarının uyumu üzerinde duruyor. Ne hissedersin?

EG: Evet, önem verdiğim bir konu. Sonuçta ortaya koyduğum şeyin doğru yorumlanabilmesi, daha da anlam kazanması sanatın değerini arttırır. Ama böyle yaklaşımlara alıştık artık. Özel sipariş vermek isteyen de oluyor. Bana bir görsel gönderip aynısını istiyorlar. Orada istedikleri benim sanatım değil de bir imgenin kendisi.

Hep aynı şeyleri yaptığımı söyleyenler de oluyor örneğin. Bunlar, söyleyen için talihsiz yorumlar tabii çünkü sanat bilgisizliğini ele veriyor toplumun, benim için ise olumlu çünkü eserler imza gibi üslubumun olduğunu gösteriyor. Üslubum, benim dilimdir. Yurt dışı sergilerimde, İsviçre’den Almanya’dan Fransa’dan koleksiyonelere eserler verdim, sergilerimde bambaşka konular konuşuluyordu. Örneğin esere göre dekorasyon yapılıyor orada. Kimisi hastalığına şifa bulduğunu, her gün eserin karşısında kahvesini yudumlarken iyileştiğini ve bambaşka açılımlar yaşadığını söyleyenler oldu. Herkes farkındalığı düzeyinde konuşuyor, yaşıyor elbette.

 Ece Gauer Kimdir

AG: Peki, Ece Gauer kimdir?

EG: Gauer kızımın soyadı. Ama ben uzun yıllardır yurtdışında bu isimle çalışıyorum, eserlerimi bu isimle imzalıyorum. Aslında bir kadın sanatçı olarak büyük bir sorun. Eşinizin, babanızın soyadı sizin kimliğinizin de bir parçası oluyor. Kariyeriniz de isminizle özdeşleşince özel hayatınızda değişiklikler olsa bile değiştiremeyeceğiniz noktalar oluyor. Fakat ben Gauer’i bütünleyici bir isim olarak değerlendirmeyi seçtim. Çünkü birçok yönüm var. Ressam Ece var, tasarım ürünler yapan Ece Artist var, ceketleri tasarlayan ve kimono yapan Ece’nin ‘pop up the jean’ markası var, sanatsal maske yapan Ece var, babamın kızı olan Ece Ünal var, kızımın annesi olan Ece Anne var, şimdi online öğretmen olan Ece var. Ben ikinci eşimin soyadını kullanıyorum resmi olarak yani Ece Günaçar. Bu isimle de kitap illüstrasyonlarım var. Ve hepsi benim. O yüzden Ece Artist Instagram sayfama da ismini veren, bütün bu yönlerimi toparlayan bir isim. Çünkü evrensel bir sanatçı Ece Gauer olarak bu isimle tanındım o yüzden o artık benim sanatçı kimliğimin bir parçası.

AG: Senin markan yani.

EG: Evet, öyle.

AG: Eserlerini konuşalım biraz. Tarzın nasıl oluştu?

EG: Mimar Sinan Resim bölümü mezunuyum. Orada klasik Batı sanatı eğitimi aldık. Birincilikle bitirdim. Sonra burs aldım, Münih’e gittim Erasmus’la. Orada ilk gittiğim atölyede Anke Doberauer’di ama onunla devam etmek istemedim ve değiştirdim. Axel Kasseböhmer ile 7 yıl çalıştım. İşte orası beni çok etkiledi. Sabah akşam çalışıyorum. 2 haftada bir hocaya konuşmaya çıkıyorsun. Bütün atölyelere açıksın, okulun içinden herkes gelebiliyor. Herkes 2-3 resimle katıldı ama ben tavana kadar doldurdum. Profesör beni öyle sert öyle acımasız eleştirdi ki… Herkesin içinde utandıran yorumlar yaptı. "Türk’ten ressam olmaz hepiniz, taklit işler yapıyorsunuz. Tarihiniz ne sizin? Kaç tane evrensel sanatçınız var?” dedi. Benim ego acayip bir şekilde yerle bir oldu. Desenime güveniyordum aslında. Zaten yazları da Kasım Koçak’la çalışmıştım, renk desen Mehmet Mahir hocamdan en iyisini öğrendim. Sonra Axel Kasseböhmer; "Desen de neymiş?” dedi. Ona göre benim çalışmalarım Batı özentisiydi. "Senin kendi toprağından, kendi kişiliğinden hiçbir şey katmamışsın!” diye kızdı. Göbeklitepe’yi gezip gezmediğimi sordu örneğin. Ülkemi gezmem ve öğrenmem gerektiğini, daha çok sanatçı nasıl olunur onu keşfetmem gerektiğini söyledi. Tüm bildiklerimi unutmamı söyledi, tıpkı Şems’in Mevlana’nın kitaplarını havuza atması gibi.

AG: Sana, senin kültürünü hatırlatmış yani.

EG: Aynen öyle.

Başta zor geldi. "Ben sana şimdi sert çıkmazsam, sen ileride barınamazsın. Ne galeriler, ne artdealerlar var bu ortamda, yapayalnızsınız aslında!” dedi ve haklıydı. Yılmamak devamlı sebat etmek gerekiyordu. Kendi kültürümden beslenirsem samimi ve özgün işler çıkarabileceğimi anlamamı sağladı. Taklit işler değil, kendi özümü keşfetmemi söyledi, olanı anlatmaya teşvik etti.

Ben, hocanın o eleştirisi üzerine bir resim yaptım. Sembollerle bezeli bir elbise içerisinde bir kadın, siyah bir atmosferde, yüzünde de transparan bir örtü vardı resimde. Çok az yorum yaptı ama "İşte bu! Sen böyle devam etmelisin.” demesiyle kendi yolumu bulmaya başladım.

Kullandığım semboller bu topraklar olan semboller. Kutsal geometri, İslam motifi, Bizans motifi, Endülüs mimari sembolleri… Bunların hepsi bu topraklarda da var. Çok katmanlı ve dolu dizgin resimler gibi durabilir ama bu tıpkı bizim kültürümüz gibi, çok katmanlı. Tüm kaosun içindeki uyum. Ben bunun peşindeyim, bu benim özüm. Batı sanatından almam gerekeni aldım, kendi kültürümüzden almam gerekeni aldım. Çalışmalarımda bunları sentezliyorum. Biz bu topraklardaki değeri öne çıkarak resim yapmalıyız. Yoksa Batılı zaten Batı resmini yapıyor.

AG: Eserlerinin hikayeleri var mı?

EG: Resimlerin çok değişti. Ama bu değişimlerin hepsi benim yaşamımla paralellik gösterir. Örneğin Almanya’da evliliğim bitince kızımla baş başa kaldığım bir dönem oldu. Hem kızıma bakmaya hem de geçimimi sağlamaya çalıştığım bir dönemdi. Bu dönemde figürlerin yüzlerini örttüm, tüller vardı eserlerde. Görünen ve görünmesini istemediklerim gibi. Belki de kendimi saklamak istiyordum, o yüzden yüzleri perdelemeye başlamıştım. Figürü resmin olmazsa olmazı diye görüyordum, insan konusu önemli çünkü. Sonra sadeleşmek istedim, figürün soyut yönlerini keşfetmeye başladım. İnsanı net görmek istemedim, içini görmek istedim. Figürlerden uzaklaşıp özü aradım. Doğrudan figürü vermek yerine bir şeylerin ardında gizlenen insanlar olsun istedim.

Bir süre sonra o perdeler de kalktı.

AG: Sanatının ilhamı nereden geliyor?

EG: Benim ilhamım hayat. Yaşadıklarım, okuduklarım… Hayatın zorlukları sizi zımparalıyor ama parlatıyor da aynı zamanda. Ama "umut” çok önemli. Dante’nin İlahi Komedya’sındaki "umut” konusu gibi… Hemen o kitap aklıma geliyor. O sahne gözümde canlanıyor. İşte bunlar beni besliyor. Farklı yönlere farklı kaynaklara ilgi duymam benim zenginliğim. Farklı insanlarla görüşmem benim zenginliğim.

Tezhip sanatına bakarım, mimariye bakarım. Seramiğe bakarım. Minyatürlerden, felsefeden, hatta yerdeki mermerlerdeki damarlardan bile esinlenirim. Ressam olmam sadece resme bakmam demek değildir.

AG: Sıklıkla kullandığın motifler var. Kutsal geometrik motifler olarak tanımladığın bu motifleri biraz anlatabilir misin?

EG: Ben sembolleri resmediyorum ve semboller özellikle inanışlar içerisinde çok yoğun olarak var. Bunu sadece İslam diniyle sınırlandırmıyorum. Semboller Hıristiyanlıkta da var, Musevilikte de var. Paganizmde de var. Hepsi, aslında, kültürün birer parçası. Ben kültürel motifleri ele alıyorum. Bir kilimden, folklorik ögelerden, ruhsal sembollerden, öz’e ve kültürlere ait, kısacası her şeyden esinlenirim. Kaynak sonsuz şükürler olsun.

Kutsal geometrik sembollerin yaydığı enerjiler var, inanıyorum. Evrenin geometrik bir düzende kurulduğunda, en küçük parçaların geometrik bir yapısı olduğunu görüyorum. Bu düşüncelerle iç içe olduğumdan resimlerimde de onlar ortaya çıkıyor.

 Sanat Eserlerindeki Mesaj nedir

AG: Eserlerinde bir mesaj aramalı mıyız?

EG: Eserlerimde bir mesaj kaygısı yok ama bir mesaj içermiyor da diyemem. Ben sembollerin ve renklerin soyut anlamlarından yola çıkıyorum. Yani anlatılan bir şeyler var. Hikayenin bir mesajı var orası net. Özellikle soyut eserlerimde, soyut bir kavram yatıyor ama bunu izleyici kendi keşfetmeli. Zaten isim veriyorum resme, bu isim üzerine düşünülebilir örneğin. Neden böyle yaptığım üzerine düşünebilirler. Sanatçı ne yer ne içer? Ne okur? Evi nasıl dekore edilmiş? Nasıl giyinir? Tabi eserlerine de yansıyor bunlar.

AG: Sanat üretiminde çıkış noktan nedir? Çalışmaya nasıl başlıyorsun?

EG: Eskizlerim var ama birdenbire başladığım da olur. Özellikle büyük boy tuvaller benim oyun alanım gibidir. Çok fazla şeyden etkilenebiliyorum, o yüzden tek bir çıkış noktam var diyemem. Her yerden esinlenebilirsin. Görmeyi, bakmayı bilmekle de alakalı. Etkilendiğim şeye göre de değişiyor nereden, nasıl başladığım.

Örneğin, bir keresinde arkadaşımın kahve falının resmini yaptım. Çünkü o kadar güzel şekiller vardı ki… Anka kuşu, yollar, dağlar var. Minyatür gibiydi. O kahve falına baka baka kocaman bir tablo yaptım. Şu an o koleksiyoner arkadaşımın evinde asılıdır tablo.

AG: Eserlerinle hayatın arasında sıkı bir ilişki var. İzleyici bu ilişkiye bağlı kalmalı mı? Onun bu ilişkide bir yeri var mı?

EG: Eser ortaya çıkana kadar sanatçı kendinden bir şey katıyor ama koleksiyonerle buluştuğunda eser artık onun olacak. O yüzden bir mesaj empoze etmek yerine, izleyici ne alıyor ona da bakmak lazım. Onun için ne anlam ifade ettiği önemli. Biraz esnek bırakmak lazım bence. Sanatçı görsel bir ifade ortaya koyuyorsun ama bu karşı tarafta ne uyandırıyor? O yüzden ben sorarım izleyiciye, sizde ne uyandırdı bu eser diye. Çünkü sonsuz isim, anlam var kainatta bakarım ne ortaya çıkıyor her kişide.

AG: Çok yönlü bir tarafın var. Malzemeyle ilişkin nasıldır? Malzeme de farklılık arar mısın?

EG: Farklı alanlarda çalıştığım için çok farklı malzemeler kullanırım. Bir resim neyi gerektiriyorsa onu kullanıyorum. Akrilik, pastel boya, sprey boya, mürekkep, füzen… Hepsini kullanabilirim. Özellikle soyut resimlerde bu çeşitlilik daha fazla oluyor. Çok dokulu çalışıyor olmamın da bir sonucu. Figüratif çalışmalarımda ise oyun alanım daha farklı, çünkü figürün önüne geçmesini istemiyorum sembollerin. En sembolik varlık figür zaten.

Mozaik çalıştım örneğin. Riga’da, 3,5 metre. Birincilik ödülü de aldım o çalışmamla. Şimdi orada parkta duruyor o kocaman mozaik. Sonra kumaş üzerine de çalıştım. O yüzden hiçbir sınırım yoktur.

AG: Sence sanat nedir?

EG: Birçok norm var. Örneğin bir resim sanatının bazı gereklilikleri var teknik olarak. Renk, desen, leke gibi…Bunları uygulayınca sanatçı olunmuyor ama bilmek ve uygulamak da şart. Her önüne gelen sanatçı olamaz. Her yapılan resim sanat eseri de değildir. Benim için sanat yaşamla bağlantılı. Hayatım, kültürüm… Bunların birleşimiyle, yani kişinin normlara kendisinden kattıklarıyla sanat olur.

AG: Ne zaman "Ben sanatçıyım!” demeye başladın?

EG: Yıllardır sanatla yatıp kalkıyorum, sanatçı olmaya adıyorum kendimi. Bence bu bir süreç. Bir anda "Ben sanatçı oldum!” demiyor insan. Ben nasıl yaşıyorsam onu resmediyorum. Ne düşünüyorsam ne hissediyorsam o çıkıyor ortaya. Böyle olunca, evet sanat yapmış oluyorsunuz. Bir şeylere dokunmuş oluyorsunuz, bir şeyleri güzelleştirmiş oluyorsunuz. Sanat gözünüz oluyor. Sanatçı olmak için eğitim şart, gözün gönlün ruhun da eğitimi şart. Ben bile hala sanat yolunun yolcusuyum diyorum. Hayata böyle bakıyorsunuz. İnsanın içinde olan zamanla hayata yansıyorsa, gelişiyorsa sanatçı olunur.

AG: Çok teşekkür ederiz bu güzel sohbet için.

EG: Ben teşekkür ederim.

Röportaj: Zeynep Dikmen